1962 yılının
Mayıs ayında, Yale Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nden Stanley Milgram adlı
sosyal psikolog, psikoloji tarihinin en tartışmalı deneylerinden birini
yapmıştır İtaatkarlık deneyi olarak da bilinen
bu deneyden,
işkence konusunun geçtiği yerlerde sıklıkla bahsedilmektedir
Başta Hitler
Almanya’sında olmak üzere yargılanan savaş suçlularının, işkence ve kötü
muamele yaptıklarına dair suçlamalara yanıt olarak kendilerini “ben sadece
görevimi yapıyordum” şeklinde savunmaları Milgram’ı oldukça etkilemiş ve bunun
üzerine bu deneyi yapmaya karar vermiştir
İnsanların
hangi seviyeye kadar itaat edeceklerinin ölçüldüğü bu deneyde deneklere,
cezalandırmanın öğrenme üzerindeki etkisinin araştırıldığı söylenmiştir
Denekler ya öğretmen ya da öğrenci olmak üzere hileli (yani her halükarda
öğretmen olacakları) bir kuraya katılmışlardır Öğretmen rolünde yapmaları
gereken yan odada, kelime çiftlerini ezberlemeye çalışan ve bir şok aletine
(“shock generator”a) bağlanmış diğer deneğe (öğrenciye), yanlış yaptıkça
elektrik vermekti Önlerindeki panelde 15 volttan başlayıp, 450 volta kadar 15
voltluk aralıklarla giden düğmeler vardı Yapılan her yanlışta, öğrenci
rolündeki deneğe verilen elektriğin dozu arttırılacaktı Bu arada öğrenci
rolündeki denek kalbinden hafif bir rahatsızlığı olduğunu söylemektedir Öğrenci
rolündeki bu insan aslında Milgram’ın asistanıdır ve elektriğe bağlı değildir
Deneğe şokun
ne kadar can acıtabilecek bir şey olduğunu görmesi için 40 voltluk örnek şok
uygulanır Deney başladıktan bir süre sonra, öğrenci de yavaş yavaş yanlışlar
yapmaya başlar (bu durum teybe alınmış sabit ve her uygulama için aynı olan bir
ses kaydıdır) Deneğin, öğrenci ile göz teması yoktur, sadece sesini duymaktadır
Denek
uygulanacak gerilimi yükseltme konusunda her tereddüt ettiğinde, aşağıdaki
cümleler sırayla söylenir;
1- Lütfen
devam edin
2- Deney
devam etmenizi gerektiriyor
3- Devam
etmeniz deney için çok önemli
4- Devam
etmekten başka çareniz yok, devam edeceksiniz
Beşinci
hatayı yapıp da 75 volt elektriği aldığı andan itibaren öğrenci inlemeye, tuhaf
sesler çıkarmaya; 150 voltta deneyden çıkmak için yalvarmaya; 180 voltta “artık
acıya dayanamıyorum” diye bağırmaya başlar Öğretmen rolündeki denek panelin
üzerinde ‘tehlike: yüksek şok’ yazan yerlere geldiğinde ise öğrenci duvarlara
vurarak “beni bu odadan çıkartın” diye haykırır
Deneye
katılan kırk kişiden %65’i (24 tanesi), karşılarındakini öldürebilecek bir
seviye olduğunu bile bile, 450′e volta kadar giderler Bu hiç beklenmeyen
düzeyde yüksek bir rakamdır Deneklere uygulanan kişilik testleri, bu insanların
hiç de psikopat, sosyopat ya da sadist eğilimlere sahip kişiler olmadıklarını
ortaya koymuştur Başka deneklerle ve başka ülkelerde defalarca tekrarlanan
deneyde, benzer sonuçlar bulunmuştur Hatta bazı deneylerde, 450 volta
çıkanların oranı %85’i bulmuştur Deneylerde erkekler ve kadınlar arasında itaat
konusunda farklılık görülmemiştir
Yukarıda
bahsettiğim bu deneyin sonuçlarını, her insanın işkenceci olabileceği ve
işkencecilerin psikolojik bir rahatsızlığa ve/veya kişilik bozukluğuna sahip
olmadığı yönünde yorumlamak oldukça yanlıştır Çünkü gerçek işkence ortamıyla,
deney koşulları arasında belli farklılıklar söz konusudur Milgram’ın deneyinde,
denekler sahte öğrenciye, gerçekte var olmayan voltajı verirken, voltajı
verdikleri kişiyi görmemektedirler Tabi ki o insanların sesi, çığlıkları da
engelleyici bir faktör olabilir, ancak bu deneyde olmamıştır Ayrıca görüntünün,
sesten daha önemli bir engelleyici olduğu bellidir Durumsal etkenlerin de çok
önemli olduğu görülmüştür Deney yapılan yerin değişmesi durumunda ( şehrin eski
bir binasında, üniversite binasına oranla) itaatin azaldığı gözlenmiştir Aynı
şekilde deneklerin yanında öğretmen rolünü paylaşan bir başka kişi olduğunda ve
gerilimi artırmak konusunda tereddüt ettiğinde yine itaat azalmaktadır
Oysa gerçek
işkence ortamında görsel ve işitsel uyaranlar birlikte görülür Kişinin başında
durarak, işkence uygulamak zorunda olduğunu sürekli söyleyen birisi de bulunmaz
Yani işkenceyi uygulayıp uygulamamak, işkenceye devam edip etmemek, genellikle
işkencecinin kendi kontrolündedir
Her insan
şiddete başvurma eğilimi gösterebilir Bunun doğuştan gelen bir eğilim olup
olmadığı da tartışmalıdır Ancak her insan şiddete başvurmaz Aynı şekilde, her
insan işkenceci de olamaz
İşkence
vakalarının görülme sıklığı savaş ve işgal dönemlerinde, diğer zamanlara oranla
oldukça artmaktadır Bu dönemlerde dünyanın pek çok yerinde devletlerin,
güvenlik kuvvetlerinin çeşitli kademelerdeki mensuplarına ülkenin bütünlüğünü
korumak gerekçesiyle belli talimatlar verdiği bilinmektedir (Nazi Almanya’sı
döneminde olduğu gibi) Bu emirlere direnebilmek gerçekten zordur Ama bu
emirleri uygulayan kişilerin rasgele seçildiğini düşünmek, bu kişilere karşı
oldukça iyi niyetli bir düşüncedir
İşkence
uygulayan kişilerin neredeyse tamamı, bunu kendilerinden bir üst kademede,
rütbede, seviyede bulunan bir başka kişinin isteği (ya da emri) üzerine yapmak
zorunda kaldıklarını belirtirler Bu sınıflandırmaya uymayan ve işkence
uygulayan bir başka grup ise sadist eğilimlere sahip kişilerdir İşkence
uygulamaya, bir başkası tarafından zorlanmak fikrini benimsemek, bu süreci çok
basit görmek ve işkencecinin kişiliğini göz ardı etmek demektir Oysa bu konuda
yapılan diğer araştırmalar her iki gruptaki işkencecilerin, güç ve kontrol
yönelimli, uyum sağlamaya ve yönlendirilmeye açık, sadistik bir kişiliğe sahip
olduklarını göstermektedir İşkencecilerin yakın çevresindekilere de (eş,
çocuklar vs) fiziksel şiddet gösteren kişiler oldukları bilinmektedir Bu
yaklaşıma göre işkencecilerin, seri katil vakalarına benzer şekilde, çocukluklarında
aşırı fiziksel ve/veya duygusal istismara maruz kalma oranları oldukça
yüksektir
İşkencenin
psikolojik nedenlerine ilişkin tartışmalara değinmeye çalıştım Asıl önemli
olan, bütün canlıların işkence karşısında masum olduğudur İşkenceye maruz kalanlar
hukuksal açıdan kendilerine tanınan bütün haklardan yararlanabilmelidirler, bu
konuda zaman aşımı gibi bir durum söz konusu olamaz. (alıntı)
*
"Türkiye’de
tecavüzden mahkûm olan tek bir güvenlik görevlisi yok”
"BAKİRE
MİSİN? FAZLA İÇERİ GİRMEYECEĞİZ"
N.C., 23-27
Eylül 2002’de İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi’nde gözaltında
tutuldu. Bildirildiğine göre, bir ifadeyi imzalamayı reddettiğinde saçlarından
tutularak yere fırlatıldı. Bir diğeri onu yere yatırdı, ağzına ve burnuna
tükürdü, tecavüzle tehdit etti. Üzerine soğuk su döküldü. İleri sürüldüğüne
göre, üç polis onu çırılçıplak soyarak gözlerini bağladı. İddiaya göre yarım
saat çırılçıplak durmaya zorlandı ve her tarafı okşanarak tecavüzle tehdit
edildi ayrıca bakire olup olmadığı da soruldu. Birinin “Önemli değil, zaten
fazla içeriye girmeyeceğiz” dediğini duydu ve yere yatırılarak tecavüz taklidi
yapıldı. İddiaya göre içine hortum sokulmakla tehdit edildi, tehdit edilirken
yüzü okşandı. Kusmak istedi, ancak belirtildiğine göre, “Kusarsan sana
yalatırız” dendi. Vajinasına doğru su döküldü, regliyle ilgili yorumlar
yapıldı.
İleri sürüldüğüne göre, elleri bağlıyken bir polis önünde çömelerek, penisini
ağzına alması için zorladı.
İşkence
mağdurlarından N.S: “Hamileyim” dediğimde “Olsun, bunu düşür, bir tane de
benden yaparsın" dediler. Gözaltında Taciz ve Tecavüze Karşı Hukuki Yardım
Projesi’ne göre 1997-2012 yılları arasında 158 başvuru yapıldı ama bunların
hiçbirinden hüküm çıkmadı.
(Uluslararası
Af Örgütü raporundan)
Kaynak:
ensonhaber.com
No comments:
Post a Comment