Monday, 10 August 2015

Trajik bir dönüşüm: Patrondu şebbiha oldu – Fehim Taştekin

 
09 Ağustos 2015

Hatim Ali otomobil satıcısıydı. 250 arabası yağmalandı. Alevileri hedef alan saldırılar üzerine rejim yanlısı Ulusal Savunma Komiteleri’ne katıldı. Muhaliflerin ‘şebbiha’ dediği milis güçlerinin birinin komutanı olarak  birçok cephede savaştı.

2011’de Dera ve Humus’ta ‘yıkılsın nizam’ diye gösteriler olurken büyük bir kalabalığın Beşşar Esad’a destek için kilometrelerce uzunluğunda bayrakla yürüdüğü sahil şeridine gitmek üzere Humus’tan ayrılınca riskli bölgeyi de arkamda bırakmış oldum. Son tehlike uyarısı Nusra’nın elindeki Vaer’de yüksek binaların dikizlediği güzergâhtan geçerken kiraladığım Humuslu taksiciden geldi:

“Keskin nişancı tehlikesi var, hızla geçeceğiz.”

Uzakta Vadi Nasara, biraz sonra onlarca köyü tepeden izleyen Husun Kalesi. Sol tarafta 2011-2012’de silahlı direnişin lojistik hattı Tel Kelah. İsyanı besleyen bu damar Lübnan’ın fırtınalı bölgesi Vadi Halid’e çıkıyor. Taksici, Lübnanlı şarkıcı Mervan Mahfud’un 1970’lerden kalma şarkılarını çalıyor; Hayef Kun Aşikik (Sana Aşık Olmaktan Korkuyorum.) Tartus’a kadar bize eşlik eden Humus Enformasyon Müdürlüğü yetkilisi Hayat Avvad şarkıya kendini kaptırdı. Bir ara duraksadı:

“Evet oğlumu bu savaşta yitirdim, içim yanıyor ama hüznüm bana neşem size.”

‘ALEVİLER MEZARA’ SLOGANI ATEŞLEDİ

Suriye krizinde Tartus hem Rus üssü hem Esad’a desteğiyle öne çıktı. Esad’ın kaybetmesi halinde Tartus-Lazkiye hattında Alevi devleti kuracağına dair spekülasyonlar yapıldı. Sahil hattı Esad’ın gönüllü milisleri ‘Şebbihalar’ ile de hem gündeme geldi. Tartus’a varınca karşılaştığım biri, gazeteci olarak ne aradığımı sordu. Savaşın toplumsal dokuyu, insanları ve ekonomiyi nasıl etkilediğini gözlemlemeye çalıştığımı söyledim. “Aradığın yanıt benim” dedi. “Gel seni köyüme götüreyim, her şeyi anlatayım.” Kabul ettim ve gittim. Duver Taha Köyü’ne tırmandık. Manzara Rize’nin ikizi. Bir villaya girdik. Bir tarafta Tokyo, Pekin gibi şehirlerden getirilmiş biblolar, diğer tarafta silah, mermi, dürbün, telsiz…

“Adım Hatim Ali Steyti. Sizin Şebbiha dediğiniz Ulusal Savunma Komiteleri’nde komutanım” dedi.

Peki, iç savaş Hatim Ali’yi nasıl dönüştürdü?

“Otomobil distribütörlüğü yapıyordum. (Teleskopunu gösterip) Astronomi ile ilgileniyordum. Anlıyorum bana inanmıyorsun, gel benimle” dedi, üst kata çıkarttı. Pasaportlarını, çek defterlerini gösterdi, içinde azcık para ve 3 el bombasının bulunduğu para kasasını açtı: “Bu kasa para doluydu, bu savaşta boşaldı.”

Sonra bilgisayarını açtı, Şam’dan Kalamun’a, Keseb’ten Humus’a birçok cephede çekilmiş görüntülerini gösterdi. Ürperdim mi, evet; şaşırdım mı hayır.

Bir iş adamını ‘şebbiha’ya dönüştüren neydi? Anlattı:

“El Zaim şirketi olarak Tartus, Halep, Şam, Rakak ve İdlib’te ofislerim vardı. 200 kişi çalıştırıyordum. Olaylar çıkınca 250 otomobilim çalındı ya da tahrip edildi. Banyas’ta 5 yıldır çalıştığım Hamalı Ebu Enes’in galerisindeki iki arabamı almaya gittim. Kapalıydı. O sırada cami hoparlöründen ‘Haydin cihada, Aleviler mezara, Hıristiyanlar Beyrut’a’ diye sesler geldi. Kalabalık yürürken Ebu Enes “Bu adam Alevi” diyerek beni hedef gösterdi. Arabalarım tahrip edildi, ben ve yanımdaki iki çalışanım uzaklaştık. 7 yıldır birlikte çalıştığım Hamalı arkadaşımı aradım, olanları anlattım, ben destek beklerken, ‘Artık Alevilerin dönemi kapandı, bu savaşı bir ayda kazanacağız, karılarınız ve kızlarınız dahil her şeyinizi alacağız’ dedi. Çok sarsıldım. Bana düşmandı. Buraya gelmelerini bekleyemezdim. Bir grup kurdum, savaşa katıldım. Ordu ile birlikte operasyonlara katılıyoruz. Şu anda 93 adamım var, çatışmalarda 12 kişi kaybettim. Dünyayı gezen, eğlenen biriyken şimdi geceleri dağlarda yatıp kalkıyorum. Çocuklarımı da uzakta bir yere gönderdim. Çünkü çok düşmanım oldu. Bu insanlar dindar değildi, birlikte içer eğlenirdik. Tek istediğim bu beladan kurtulmamız ve tekrar ticarete dönmem. Param bitiyor, maaş almıyoruz. Sadece Zara’da savaşı kazanınca devlet ödül verdi. Tabi cephanemiz ordudan.”
 
 
SÜNNİ TEMİZLİĞİNE YANIT
Humus’ta birçok kişiden duyduğum cümleyi Hatim Ali de tekrarladı: “Olaylar barışçıl başlamadı.” Buna dair aktardığı bir olay var: Bir grup, 15 Nisan 2011’de Banyas’ta meyve-sebze işiyle meşgul Nidal Cennud adlı Alevi’yi arkadaşını durdurdu. Beşşar ve Hz. Ali’ye küfretmelerini istedi. Arkadaşı küfretti, dayakla kurtuldu. Nidal, Beşşar’a küfretti ama Hz. Ali’ye küfretmedi. Onu satırla öldürdüler. O tarihe kadar Banyas’ta bir şey yoktu.
Hatim Ali’ye göre gösteriler komploydu: Banyas’ta insanlara 5 biner Suriye lirası verip gösteri yaptırdılar, Cezire bunları rejime isyan diye yayımlıyordu. Biri gelip 700 bin peşin parayla benden Kia Rio satın aldı. 2 gün sonra Muhaberat geldi, ‘Bu kişi senden otomobil aldı mı’ diye sordu. Paralar Katar’dan gelmiş, bu kişi göstericilere dağıtmak yerine araba almış.
Merak ettiğim bir başka konu, Ankara’nın ‘Alevi devleti için Banyas’ta Sünni soykırımı yapılıyor’ diye gösterdiği Beyda katliamında Hatim Ali’nin parmağının olup olmadığı. Doğrudan sordum, o da eğip bükmedi:
“Beyda’daki katliamda oradaydım. Olay biraz karışık. Aranan bir kişiyi almak için 6 kişilik askeri devriye Beyda’ya gidiyor. Ekibin başında Binbaşı Samir Ammuri var. Beydalılar aranan kişiyi saklıyor. Ekip Beyda’dan ayrılırken mayın patlatılıyor, hepsi yaralanıyor. Sair telsizle yardım istiyor. Bu iki araba yola çıkıyor, köye girişte onlara da ateş açılıyor. Devletin imamı Şeyh Ahmet arabuluculuk yapmaya çalışıyor. Askerlere ‘Operasyon yapmayın’ diyor. Şeyh ile iletişim kesiliyor. Bu arada bizden ölen ve yaralananları almamız için yardım istendi. Biz yoldayken ordunun sivil çalışanlarını taşıyan askeri araç Kous köprüsünde saldırıya uğradı. Biz vardığımızda bize de kurşun yağdırdılar. 60 kişiydik, her taraftan ateş açıldı. Karşılık verdik. 45 dakika çatıştık. Başka bir yönden köye yaklaşan askeri birlik de yanlışlıkla bize saldırdı. Bu arada Şeyh Ahmed, eşi ve oğlunun öldürüldüğü haberi üzerine köyde sivillerle siviller çatışmaya başladı. Olaylar çığırından çıktı. Köye girdiğimizde her tarafta cesetler vardı. Kimin devlet yanlısı kimin karşıtı olduğu da belli değildi. Temizlik yok, köylüler hala orada.”
Hatim Ali, Cezire’nin yayımladığı bir videoda ‘Aleviler mezara’ diye bağıran göstericileri tekme tokat düven grubun lideri olduğunu da çekinmeden anlattı.
Hatim Ali Sünnilere düşmanlığının olmadığını göstermek için yanda inşaat yapan komşusuna seslendi, o da minnettarlığını dile getirdi:
“Sağ olsun inşaatın suyunu ve elektriğini ondan alıyorum.”
Hatim Ali’ye ‘Esad kaybederse sahil şeridinde Alevi devleti kurar’ iddiasını hatırlattığımda dedi ki; “Öyle bir şeye kalkışırsa Esad’ı burada kabul etmeyiz. Biz bütün Suriye için savaşıyoruz.”
Burada olaylar patlak verdiğinde bazı Sünni aileler evlerini terk etti. Korku karşılıklıydı. Şam gibi yerlerden de buralara dönen Aleviler oldu. Ama korku geçti ve insanlar evlerine döndü.
Köyden aşağı iniyoruz, bir cami, ardından kilise. Kontrol noktalarında askerlere sahil ağzıyla ‘keyfek habibi’ (nasılsın dostum) ya da ‘keyfek ibn-ül amm’ (nasılsın amcaoğlu) diye seslenen şoförümüz. Sahil aksanı bir kimlik ibrazı gibi. Ama her zaman işe yaramıyor. Asker ‘Ehleyn’den (hoş geldin) sonra “Aç bagajı” diyebiliyor. Halk arasında Arapçadaki kaf harfini vurgulu söyledikleri için sahil insanı ‘ehli kaf’ diye de anılıyor.
“Sağda Rus üssü var çekme”, tamamdır.
“Solda stratejik tesisler var çekme”, olur çekmem.
“Buralarda çok göz var, dikkatli ol”, anlaşıldı.
Akşamüstü Tartus’un merkezine indik, yavaş yavaş Akdeniz’e nazır kafe ve lokantalara akmaya başlamış. Tartus yüzde 70 oranında Alevi ama vali Dürzi, emniyet müdürü Sünni, belediye başkanı da Sünni. Geç vakit Vali Safvan Ebu Saade’yle görüştüm. Odasında dini kanal açıktı. Bu kanal 2011’de göstericilerin taleplerinden biriydi. Valinin verdiği bilgiye göre Tartus’un 900 bin olan nüfusu Sünni bölgelerden gelen sığınmacılarla iki katına çıktı. Ayrıca 60 bin öğrenci geldi. “Tartus şu an küçük Suriye. Rakka, Halep, Humus, Deyr el Zor ve İdlib’ten geldiler. Tamamı Sünni” dedi. Kimi ev tutmuş, kimi devletin tahsis ettiği binalara yerleşmiş. İş bulup da çalışan çok.
Geceyi Tartus’ta geçirdim. Sabah yine sahildeyim. 3 km ötede Arvad Adası’na giden tekne kalkıyor. Büyük Ada gibi, motorsuz, sakin. Nüfusu 24 bin. Günübirlik insanlar gidip geliyor, Biletler 100 Suriye Lirası. Özellikle Humus’tan gelen sığınmacılar oraya da akın etmiş.
 
 
LAZKİYE: SÜNNİ İLE ALEVİNİN BİRBİRİNE TUTUNDUĞU ŞEHİR
Lazkiye’ye giderken sağda Merkab kalesi. Muhalifler 2011’de burada üstlenmişti. Ordu havadan indirme yaptı, cephanelik ele geçirdi.
Ceble’ye vardığımızda Cuma ezanı okunuyordu. Alevilerin bir kısmı da Şiilerin camisine gidiyor. Tatil olduğu için dükkânların çoğu kapalı. Hıristiyanların tatil günü pazar. Lazkiye Enformasyon Müdürlüğü yetkilisi Meysem Ahmed’e Sünni-Alevi ilişkilerini sordum, “Burada Sünnilik ve Alevilik çok konuştuğumuz bir konu değil. 1960’larda bizim köyden kız alan Sünniler vardı. İlişkiler hala çok iyi, sorun yok. Krizin ilk yılında bir stres oldu ama geçti” dedi.
Ceble’nin nüfusu da sığınmacılarla birlikte 200 binden 600 bine çıkmış.
Yol boyu villalar var, mihmandarımın yorumu: “Alevilikle ilgisi olmayan yiyici yetkililerin evleri.”
Lazkiye’nin girişinde Tişrin Üniversitesi. Burada belgelerimizle ilgili işlemlerin tamamlanmasını beklerken bir askerin cenazesi geldi, kontrol noktasından havaya ateş açarak geçtiler. Her cenazede bu oluyor.
Yetkililere göre Lazkiye’nin kırsal ile birlikte 4 milyon olan nüfusuna 3 milyon sığınmacı eklendi. Normalde Lazkiye’de Sünniler yüzde 40, Hıristiyanlar yüzde 20, Aleviler yüzde 40 civarındaydı. Sığınmacılarla denge değişti. Kiralar 5-6 binden 25-30 bine çıktı. Lazkiye’nin sorunu da artan fiyatlar. Türkiye sınırı hattındaki çatışmalar burayı da tehdit etse de şehir savaştan uzak. Şehrin merkezinde ağaçların gölgesindeki kafe dolu. Sokakları arşınladım, biraz nabız tuttum. Manav Ebu Ahmet dertliydi: “Domates ve salata Hama ve Humus’tan geliyor. Halep’ten bir kamyon 5 bin liraya gelirdi, şimdi 100 bin lira. Mazot 7 binden 140 liraya yükseldi. Nakliyat maliyeti üç katına çıktı. Satışlar düştü.”
Tavla oynayan iki gence rastladım. Silahlı gruplara desteğinden dolayı Türkiye’ye öfkeliler. Biri “Ailemden üç kişiyi kaybettim” derken öteki “Ağır bedel ödüyoruz. Sadece benim köyüm El Muzera’da 28 şehidimiz var” diye konuştu.
Pideci Muhammed Ebu Abdullah, 20 yıl önce Halep’ten gelmiş bir Sünni. O da öfkeliydi: “Halep cennetti cehennem oldu. Bu felakete sınırları teröristlere açan Erdoğan yol açtı. İnsanlar uyandı. Burada Sünni, Şii, Alevi, Hıristiyan birlikteyiz. Mezhebi sorunumuz yok. Satışlar çok düştü, evlenecektim olaylar çıktı, vazgeçtim.”
Muhammed Ebu Velid ise Fetih Ordusu’nun ele geçirdiği İdlib’ten kaçmış bir laborant: “Türkiye sınırından geldiler, çok kalabalıklardı, ordu yetersiz kaldı. Hastaneyi bastılar, arka kapıdan kaçtım. Burada ev kiraladım, hastanede çalışmaya başladım.”
Müteahhit Basim İsmail’in derdi daha derin: “Benim köyüm Sınobar 2500 kişilik, 45 şehit verdik. Sığınmacılardan 30 aile de bizim köyü yerleşti. Savaş burada değil ama baskısını yaşıyoruz. Han el Asel’de 23 Temmuz 2012’de kontrol noktasında 41 askeri açık alanda infaz ettiler. Ellerinde yaralı esirler vardı, kardeşim de aralarındaydı. Şeri anlayışlarına göre yaralıları iyileşinceye kadar idam etmiyorlar. Sonra sahra hastanesi olmadığı için kardeşimi infaz ettiler. Görüntülerini bize gönderdiler. Daha sonra devlet o bölgede toplu mezar buldu. 13.08.2012’de kardeşimin cesedinin tespiti için  başvuruda bulundum. Başvuru numaram 4212. Bu, o tarihe kadar kimlikleri tespit edilemeyen asker sayısını gösteriyor. Yılda 400 cesedin teşhisini yapabiliyorlar. Hala netice bekliyorum. Kimlik tespiti yapılmadığı için devlet şehit saymıyor, bu da hak mahrumiyetlerine yol açıyor. İki arkadaşının şahitlik etmesi lazımmış ama 41’i de öldü.”
Amerikan Caddesi’ni arşınladım, markalı ürünler, yerel kokular… Sonra Müslüman ve Hıristiyanların birlikte yaşadığı, bir tarafta kilise diğer tarafta camilerin olduğu sokaklardan yürüdüm. Bir duvarda savaşta ölen Sünni’nin duyurusu, diğerinde bir Hristiyan’ın ölün ilanı. Birinde Kuran’dan, diğerinde İncil’den ayet yazılı.
 
 
SAHİLDEKİ SIĞINMACILAR
Akşam üstü Lazkiye sahili ana baba günü. Çoğunluğu sığınmacı. Filistin mülteci kampı Remil el Cenubi de sığınmacı yükünü çeken yerlerden biri. Bu kamp ‘Donanma Lazkiye’yi bombalıyor’ iddiasıyla gündeme gelmişti. O zaman kampı boşaltıp silahlı gruba operasyon yapan ordu bota binip kaçan birkaç kişiyi kovalıyordu. 1978’de kurulan kampın girişinde ‘Suriye ordusu; güvendesiniz’ pankartı asılı. Maarat Numan’dan gelen bir aile plajda sofrasını kurmuş. Hepsi Türkiye’ye tepkili. Az ötedeki masada bir asker ile örtülü bir kadın oturuyordu. Kadın İdlibli sığınmacı, okuluna Tişrin Üniversitesi’nde devam ediyor. Askerle burada tanışıp nişanlanmış. Çift sustu, anneleri konuştu: “Bu isyan bir komplo. Bütün zenginliklerimizi yok ettiler. (Ünlü şair) Ebul Ala el Maarri’nin heykelini bile yıktılar.”
 
 
ERMENİLER TÜRKİYE’YE KIRGIN
 
Şam, Halep, Humus, Tartus, Ceble ve Lazkiye’yi kapsayan turu Ermenilerin yaşadığı Keseb’te noktaladım. Keseb’in doğu tarafları muhaliflerin elinde. O yüzden sahil yoluna inip Basit’ten tekrar yukarı çıktık. Ermeniler yaralı. Türkiye’ye kırgın. Hepsi Mart 2014’te Keseb’i bir süreliğine ele geçiren muhaliflerin Türkiye sınırlarından girdiğinde hem fikir. Otel işletmecisi eski muhtar Murad Alikyan derdini Türkçe anlattı: “12 dükkân ve 6 evimi yaktılar. Lazkiye’ye kaçtım, oradan ABD’ye gittim. 10 ay sonra döndüm. Toplam 42 bina zarar gördü. İkisi burada, ikisi köylerde 4 kilise tahrip edildi.” İki işyeri yakılan Avridis Zateryan harap haldeki dükkanını gösterip, tamir ettiği ötekinde ikramda bulundu. Türkçesi gayet güzeldi. “Annem Türkçe biliyordu. Ben de akşamları kadehime Arak koyar, Nuri Sesigüzel dinlerim” dedi.
 
 
Ve sınıra vardım. Suriyeli askerler kapıda geçişin ortasına langırt koymuş, oynuyordu. ‘Suriye’ye nereden girdin, nerede kaldın, ne yaptın…’ Ahret sualinden sonra Türkiye tarafına geçtim. Bariyer zincirlenmiş, kimse yok. Bağırdım duyan olmadı, tekrar bağımdım, olmadı, bu kez avaz avaz bağırdım. Arkadan Suriyeli asker seslendi: “Atla geç.” Geçmek riskli.
Tepede ormanlık alandaki kulede Türk askeri duruyor.
 El salladım, sonunda fark etti, dürbünle baktı sonra aşağıdaki arkadaşlarına bağırdı: “Arapça bilen var mı, Arapça?”
Ben aşağıdan bağırdım: “Türk’üm Türk.”
Asker aşağıya seslendi: “Türk’müş Türk.”
Bekçi geldi, köpeği yanında, zinciri açtı, tanıdı:
“Hoş geldin Fehim kardeş.”
“Hoş bulduk vatan.”
 
(Radikal)
 
 
 
 
 
 
 
 

Sunday, 9 August 2015

Love And Inspirations
























Camilo Alvarez Photographer









 

Savaşla barışık hayat: Öteki Suriye – Bir Yol Hikayesi 1 / Fehim Taştekin


 
5 Ağustos 2015
 
Suriye’de 2011’den beri ömür biçilen Esad yönetimi ülkenin belkemiği sayılan kentleri elinde tutuyor. Şam, Halep, Humus, Tartus ve Lazkiye’yi gezdik, günlük hayatın fotoğrafını çektik. Kontrol noktaları ve muhaliflerin kırsaldan attığı roketler sayılmazsa Şam’da hayat her şey normalmiş gibi akıyor. Devlet işliyor, maaşlar ödeniyor, belediye çalışıyor. Sünni’siyle Alevi’siyle konuştuğumuz insanlara göre bu artık rejimi değil Suriye’yi koruma savaşı. Bu yol hikâyesinde, cephe hattında ordu korumasında ilerleyen TIR’ları, bölünmüş Halep’i, devasa fabrikaların yağmalandığı Şeyh Neccar’ı, ‘Şebbiha’ diye anılan milisleri, milyonlarca Sünni göçmene güvenli liman olan Lazkiye ve Tartus’u, Suriye için savaşan Filistinlileri, Humus’taki korkunç yıkımı ve Türkçe türkülerle kederlenen Ermenilerin hikâyelerini bulacaksınız…
SURİYE Enformasyon Bakanlığı’nın davetiyle Şam’da Uluslararası Tekfirci Terör Konferansı’na katılmak üzere gece yarısı Beyrut’a indiğimizde mihmandarım bizi Suriye sınırına götürecek minibüse bindirirken “Bunlar Seyyid’in adamları, endişelenme” dedi. Hizbullah lideri Hasan Nasrallah’a adanmış iki genç. Hizbullah’ın marşları ve Hüseyniye ağıtlarıyla coşan sürücü Anti Lübnan Dağları’na son sürat sürdü. Yanındaki Ali Ekber Bero, sınır kapısı Mesna’da pasaport kontrolü için indiğimizde kolu ve boynundaki yara izlerini gösterdi: “Üç yıldır Suriye’de savaşıyorum.” 2012’de Şam’da Hz. Zeynep’in türbesini korumak için milis gücüne katılmış, ardından Kuseyr ve Kalamun cephelerinde savaşmış. Yaşı daha 22. Ali Ekber Lübnan ve Suriye’nin nasıl iç içe geçtiğinin küçük bir simgesi.
 
 
KARŞIMDA KASYUN DAĞI
Lübnan gümrüğünden sonra bir hayli uzun ara bölgeyi kat edip Suriye’ye VIP’ten girdik. Hizbullah ve Suriye ordusunun muhalif güçlere karşı savaştığı Kalamun bölgesi hemen kuzeyde. Sınırdan Şam’daki Dama Rose Oteli’ne kadar bize üç araçlık konvoy eşlik etti. Muhaberat’tan olduklarını söylemeye gerek yok. Elektrik kesintileri yüzünden karanlık bir Şam beklerken ışıklandırılmış caddeler ve parklardan geçip otele vardık. 2011 öncesi Dedeman’ın kullandığı devlete ait otelin tüm personeli ‘hoş geldin’ için ayakta! Yakındaki minareden yükselen Kur’an tilaveti ve ezan sesiyle sessizlik bozuldu. Odanın penceresini açtım, karşımda Şam’ı dikizleyen Kasyun Dağı. Habil ile Kabil’in kavga ettiği dağ. Halk Sarayı da orada. Ama Devlet Başkanı Beşşar Esad sarayda değil bulunduğum yakında bir mahallede kendi konutunda yaşıyor.
Ertesi gün Opera Evi’nde İran ve Lübnanlıların damgasını vurduğu konferanstayız. Bir Türk gazeteci ile konuşmak isteyen ne kadar çok meslektaşım varmış. Bunalıp öğleden sonra kaçtım. Fotoğraf makinesi ile dolaşmak için henüz izin kâğıdım yok, tek güvencem konferansta verilen tanıtma kartı. Yollarda kontrol noktaları var ama araç yığılmaları bezdirecek kadar değil. Belli yerlerde yayaların da çantalarına bakılıyor. Böylesi bir yerde fotoğraf makinesi yüzünden durduruldum, birkaç soruyla bırakıldım.
Kontrol noktasında askerler Mette çayının keyfini çıkartıyor. Arjantin’den gelen bu çay fincana dolduruluyor, su ilave ediliyor ve ucunda süzgeç olan metal çubukla içiliyor.
Çay deyip geçmeyin, bu biraz simgesel. Sahil ahalisi yani Lazkiye ve Tartuslular arasında çok yaygın. İnsanlar kendilerini mezhebiyle tanımlamaktan kaçınıyor; kimse kolay kolay ‘Aleviyim’ demiyor ama biri Matte içiyorsa hüküm veriliyor: “Evet kesin Alevi.” Tabii bu çayın tiryakisi sadece Aleviler değil. 
Kavurucu sıcakta sokaklar tenha. Birçok işyeri kapalı. Kepenkler Suriye’nin iki yıldızlı kırmızı, beyaz ve siyah bayrağındaki renklerle boyalı. Muhalifler kendi bayraklarını ilan edince bayrak hassasiyeti tavan yapmış ve yönetim 2012’de kepenkleri bayrak rengine boyattırmış. Güvenlik için konulan beton bariyerler de öyle.
 
 
HABER ÇOK, SATIŞ AZ
Şaalan semtinde bir gazete bayiine takıldım. Başköşeyi Vatan, El Baas ve Sevra gazeteleri almış. Yabancı gazeteler ve dergiler de satılıyor. Sipariş ettiği lavaşları torbaya yerleştiren Muvaffak Keyyal gazete satışından memnun değil, mutsuz da değil: “Savaştan önce günde 200-300 gazete satardım. Şimdi en fazla 100. Elhamdülillah ekmek parası çıkıyor.” Az ötede başkentin en eski semtlerinden Şağur’un parfümeri mağazasını kolaçan ettim, satış sorumlusu dert yandı: “Fiyatlar 8-10 kat arttı. Ambargo nedeniyle ürün temin edemiyoruz. Körfez’de üretilen ikinci kalite Fransız malları da artık gelmiyor.”
Kahve molası verdiğim Gemini Pastanesi’nin girişinde Beşar Esad’ın portresinin üzerinde ‘Maek’ yani ‘Seninleyiz’ yazılı. Bu, işyerlerinde en sık rastladığım poster. Naneli limonata polo içerken “Biz Şam’ı da biliriz, Ortadoğu’yu da” diye böbürlenenler için dev bir esere gözüm ilişti. Köşede 39 ciltlik ‘Büyük Şam Tarihi’ Suriyeli kimliğini  küçümseyenlere bir yanıt gibi duruyor.
 
 
İRAN DEĞİL HİZBULLAH
Şam’ı biraz daha arşınladıktan sonra girdiğim ‘3 Tavilat’ adlı mini lokantada milletin gözü, benim kaçtığım konferansı canlı yayımlayan televizyonda. Yan masada ‘okumuş adam’a “Nasıl buldun” diye sordum, çelişkili duyarlılığın ipuçlarını verdi: “İranlı konuşmacıların bu kadar olması beni rahatsız etti. Evet, İran’a müteşekkiriz ama Suriye’nin içişlerine müdahale eder diye de kaygılıyız.”
Peki, Hizbullah’ın müdahil olması? Onun yeri ayrı: “Onlar bu bölgenin insanları ve devlet değil örgüt. Bize bir şey dikte edemez.” 
Nasrallah’ın fotoğrafları her yerde ama İranlılardan herhangi birinin posterine rastlamadım.
“Ya Esad’ın durumu; İran ve Hizbullah olmadan Esad ayakta kalabilir mi?” İşte yanıtı:
“Esad’ın gidip gitmemesi Suriyelilerin meselesi. Şu aşamada giderse ordu dağılır ve terör örgütleri sadece Suriye’yi değil Türkiye ve Ürdün’ü de tehdit eder.” İran’a ‘kaygılı teşekkür’, Hizbullah’a ‘coşkulu teşekkür’ eden Suriyelilere başka yerlerde de rastladım. Gözlemlerimi paylaştığım İranlı gazeteci Hüseyin Murtaza ile din adamı Ali Mir Zai’nin yanıtı ortaktı: “İran direnişi destekliyor; Suriye’de solcu, sağcı ya da İslamcı iktidar olması bizi ilgilendirmiyor.”
Konferansın ikinci gününde öğlen sonrası seanslara katılmayıp yine Şam’ın sokaklarına çıktığımda istikamet Baas Partisi’nin kurulduğu Kemal Kahvesi’ydi. Yolda gitarını sırtlanmış, sakallı ve uzun saçlı bir gence rastladım. Objektifi doğrulttum, keyifle poz verdi. Onun da mekânıymış, gittik, oturduk. Adı Şadi el Hüseyni. Death metal çalıyor, dövmeciler için çizimler yapıyor. “Araplara benzemiyorsun” diye takıldım, “Çeçen’im” dedi. Suriye’deki Kafkasyalılar bu tür soyadlarını kullanmaz. “Annem Çeçen, babam Arap” diye açıklık getirdi. Mihmandarımın Alevi olduğunu öğrenince sohbeti birden kesti: “Sizinle konuşmam, bu adam Muhaberat’tan olabilir!” Neyse mihmandarımın öyle olmadığına ikna oldu. Bu kadar tepkili olmasının altında takip edilmesi yatıyor: “Daha 17 yaşındayken evimize kâğıt gönderip merkeze çağırdılar, sorguladılar, gözdağı verdiler. Çünkü müziğim, saçlarım ve sakalımla standartların dışına çıkıyorum. Muhaberat bunu otoriteye başkaldırı olarak görüyor. Şimdiye kadar 10 kez sorgulandım.” Şadi, Trablus’tan Mersin’e gemi bileti almış. Kaçma planının nedeni savaş değil müziği için bir mecra bulmak. Güneşin batışıyla kahvehanenin bahçesi tamamen doldu, nargileler fokurdamaya başladı.
 
 
İŞADAMININ TRAJEDİSİ
Otelde akşam yemeğinde aynı masada oturduğum Halepli işadamı Kemal Bankesli’ye kulak verdik; hikâyesi isyan sürecinin nasıl geliştiğini de özetliyor: “Muhalifler beni kaçırdı. 1 milyon Suriye Lirası fidye istedi. Reddettim. İşkence yaptılar, kollarımı kestiler, iki ayak parmağımı kırdılar. Sonunda grubun kadısı idamıma karar verdi. İnfaz sırasında liderleri “Dur” diyerek infazcının elini indirdi ama o sırada tetiği çektiğinden kurşun dizime isabet etti. Kendi aralarında ‘Bu adam bizden yana değil ama rejimin adamı da değil. Bizim için faydalı olabilir, idam etmeyelim’ diye konuşmuşlar. 4 saat kanlar içinde beklettiler, sonra akrabalarıma teslim ettiler.” 
Karşımda oturan kadın gazeteci Rula el Salih de yaralandıktan sonra bilek kemikleri ortaya çıkmış kardeşinin fotoğraflarını gösterip acılarını paylaştı: “Bu savaşta 35 akrabamı yitirdim. Oturduğum mahallede 185 kişi öldü.”
Şam’ın sokaklarında birçok binanın önünde ‘şehit’ fotoğraflarına rastlamak mümkün. Gün içinde uğradığım Radyo Televizyon Kurumu da kendi kayıplarını sergilemiş: Devasa panoda ölen 25 gazetecinin fotoğrafları sıralanmış. İç savaşın vurmadığı aile sanki yok. Kayıp bilançosu büyük ama yönetim bu konuda ketum. Opera Evi’nde kadın askeri doktor Hala Bilal’e ısrarla sorduğum halde “Vatan için ne kadar can verdiğimizin önemi yok” demekle yetindi.
Bu acılara rağmen insanlar yaşamlarına asılıyor. Dama Rose’da her gece bir düğüne denk geldim. Teras bölümünde ise sanatçı Mecide el Rumi Suriyelilerin sevdiği şarkılarla konukları eğlendiriyordu.
 
ESKİ ŞEHİR DİRENİYOR
Üçüncü gün artık Enformasyon Bakanlığı’nın yazılı izni elimde. Rahatça kentte fotoğraf çekebilirim. Fehhami bölgesinden başladım. Muhafazakâr bir semt. Pazar yeri kalabalık, sebze-meyve fiyatları üçe katlanmış. Maaşlar ise 5 yıldır aynı yerde sayıyor. Bir dükkan sahibi “Önceden herkes bolca alırdı, şimdi azar azar” dedi. Fiyat artışlarının iki temel nedeni şu: Mazot 17 liradan 140 liraya, benzin 40 liradan 150 liraya fırlamış. Ve çatışmaların olduğu bölgelerde tarımsal faaliyet azalmış.
Hamidiye Çarşısı’nda hediyelik eşya satan biri ise “Turist gelmediğinden krizin ilk yıllarında satışlarımız çok düştü. Şimdi yavaş yavaş açılıyor. Turist geldiği için değil. Çok sayıda Suriyeli yurtdışına çıktı. Onların yanlarına gidenler hediye götürüyor” dedi. Eski Şam’ın ziyaretçisi çok ama eskisi gibi canlı değil. Daracık sokaklarda ayakta kalamayan dükkânlardan bazıları fast food ya da kahveye dönüşmüş. Bana Şiraz halısını yok pahasına satmaya hazır bir dükkân sahibi muhtemelen o günü de siftahsız kapattı. Sıcakta daha fazla yürüyemedik, Bab Tuma yolunda Beyt el Ayli’de soluklanıp Şam dutundan meşrubatları kana kana içtik.
 
 
BUTİ, SELAHADDİN EYYÜBİ’NİN YANINDA
 
Suriye nereye giderse gitsin Selahaddin Eyyübi Türbesi ve Emeviye Camii ziyaretçisiz kalmıyor. Türbedeki yenilik şu: Nusra Cephesi’nin vaaz sırasında intihar saldırısıyla öldürdüğü Kürt alim Said Ramazan el Buti, Kudüs fatihi Selahaddin Eyyübi’nin yanına, aynı saldırıda ölen oğlu Ahmed Tevfik de türbenin dışında ilk Türk hava şehidi Üsteğmen Nuri, Yüzbaşı Fethi ve Üsteğmen Sadık’ın mezarının yanına gömülmüş. ‘Levant’ın şeyhi’ Buti, silahlı isyanı reddedip Erdoğan’dan krizin çözümü için yardım istemişti.
Hıristiyan, Şii ve Yahudilerin yaşadığı Bab Duma’da bildiğim mekânlardan Beyt el Şami’de yemek yedik. Sipariş listem aynı: Tabbuli (salata), cibni (peynirli tavuk), baba gannuş, humus, polo. Bab Tuma lokanta ve otele çevrilmiş konakları ve el işlemecilerin maharetlerini sergilediği dükkânlarıyla ünlü. Her şeye rağmen akşamları canlı müzik sokaklara taşmaya devam ediyor. Suriyeliler ölüm ile sevinci birlikte yaşıyor.
O LOKANTA KAPANMIŞ
Erdoğan’ın Esad’la yemek yediği Mithat Paşa Çarşısı’ndaki Khavali’nin halini merak ettim. Kilit vurulmuş. Köşedeki kuruyemişçi Mahmud Gassan’a sordum, “Burası iki kardeşe aitti, biri öldü, diğeri hastalandı. Çocukları yurtdışına gitti” dedi. Türkiye’den geldiğimizi öğrenince duraksadı, sonra devam etti: “Türkiye’yi seviyorum. Erdoğan bu lokantaya geldi; kızı evlenmeden önce gelip bu çarşıdan alışveriş yaptı. İki ülke arasında güzel ilişkiler tesis edildi. Şimdi Erdoğan bize gönderdiği teröristlerle her şeyi mahvetti. Bu savaş sadece İsrail’e hizmet etti.“
VE SESSİZLİK BOZULUYOR
Elektrikler kesik Mithat Paşa karanlık. Bir köşeye üşüşmüş çocuklarla karşılaştım. Latin Kilisesi her yıl yaz kampı düzenlermiş. Çatışmalar artık buna engel. Onlar da kapalı çarşıyı gizemli bir oyun alanına çevirmişler. Gruplar halinde yarışan çocuklar belli yerlere bırakılan işaretler ve ellerindeki haritayla şifreleri çözüyor.
Hamidiye Çarşısı’nda ise uğramadan geçemediğim yer tarihi dondurmacı Bekdaş. Her zamanki gibi ana baba günü. Önceden duvarda ünlü ziyaretçilerin fotoğrafları vardı. Emine Erdoğan ve Ürdün Kralı Abdullah’ın fotoğrafları da asılıydı. Şimdi onların yerinde tek bir çerçeve var: Nasrallah’ın direnişe katkılarından dolayı gönderdiği teşekkür mektubu.
Güneşin batışıyla caddeler de şenleniyor. Akşamın son yürüyüşünü yaptığım Şaalan kalabalık, dükkânlar doluydu. Şam’ın gecelerinde sessizlik dördüncü gece bozuldu. Sabaha doğru kırsaldaki Cobar’a yönelik bombardıman uyutmadı. Muhalifler de Dahiyet el Esad bölgesine roket attı.
 
 
Emeviye Meydanı’nda savaştan eser yok
Silahlı gruplar Şam’a sarsıcı darbeyi 26 Eylül 2012’de Emeviye Meydanı’nda Genelkurmay karargâhına saldırarak vurmuştu. O günden itibaren rejim silahlı grupları Şam’ın merkezinden uzak tutmak için ciddi önlemler aldı. Yine de kentin doğusunda Guta, Duma ve Cobar’ı elinde tutan muhalifler zaman zaman roket atarak Şam’ı terörize edebiliyor.
 


Scientist debunks nomadic Aborigine 'myth'

A picture in Dr Memmot's book shows an Aboriginal man sitting in the doorway of a dome-shaped building. Photograph: the Aboriginal Environments Research Centre collection
 
Before white settlers arrived, Australia's indigenous peoples lived in houses and villages, and used surprisingly sophisticated architecture and design methods to build their shelters, new research has found.
Dwellings were constructed in various styles, depending on the climate. Most common were dome-like structures made of cane reeds with roofs thatched with palm leaves.
Some of the houses were interconnected, allowing native people to interact during long periods spent indoors during the wet season.
The findings, by the anthropologist and architect Dr Paul Memmot, of the University of Queensland, discredits a commonly held view in Australia that Aborigines were completely nomadic before the arrival of Europeans 200 years ago.
The belief was part of the argument used by white settlers to claim that Australia was terra nullius - the Latin term for land that belonged to nobody.
Dr Memmott said the myth that indigenous Australians were constantly on the move had come about because early explorers made their observations in good weather, when indigenous people were more mobile than at other times.
Many of the shelters the Aborigines built were dome structures. In the rainforest area around Cairns, in Queensland, where there was heavy rain for much of the year, people would occupy such villages for up to a year, he said.
The villages had to be near a staple food source, such as rainforest trees, from which Aborigines could harvest nuts. "Some of the nuts were poisonous, but the Aborigines developed a way of leaching the poisons out of them by burying them in mud for a period of time," he said.
"This source of nutrition allowed them to remain put instead of forcing them to go off hunting."
 
 
 
 
 
 
Dr Memmott also found evidence of dome housing on the west coast of Tasmania, with triple layers of cladding and insulation.
 
In western Victoria, Aborigines built circular stone walls more than a metre high, constructing dome roofs over the top with earth or sod cladding.
 
Missionaries drew on Aboriginal technology for buildings, using tree bark for roofs and walls, and grass thatching for gables, as well as reeds and animal hides, he added.
 
Very little indigenous architecture in Australia remains after local authorities burned or bulldozed the structures in the belief they were health hazards.
 
Dr Memmott's evidence, collected over the past 35 years, comes from oral histories, explorers' diaries, paintings and photographs. It is published in Gunyah, Goondie and Wurley, the first book to detail Australian Aboriginal architecture.
 
Dr Memmott said he hoped continuing research in the area would not only clear up the historical record but also help architectural designers working on current housing problems.